25/8/2008 ·

Muhammet Çakıral-Taka Gazetesi Röportajı


Yaşar Kemal nasıl Çukurovayı anlatıp Çukurova insanını dünyaya tanıttı ise ben de naçizane bir Karadenizli olarak Karadenizi, Trabzon’u, bölgenin insanını ve insanının sorunlarını, sevinçlerini ve kaygılarını tüm dünyaya anlatmanın derdindeyim.

TAKA: Okuyucularımız için Muhammet Çakıral’ı kısaca tanıtır mısınız?

Muhammet Çakıral: Trabzon Çaykara doğumluyum. Çocukluğumun tamamı köyüm olan Köknar köyünde geçti. 1988 yılından bu yana İstanbul’da ikamet etmekteyim. Ama sık sık Trabzon’a gider gelirim. Oradan kopmam olanaksız.

TAKA: Şimdiye kadar 3 kitabınız çıktı. Yazı serüveniniz ne zaman ve nasıl başladı.

Muhammet Çakıral: Çocukluğumdan beri kitap okurum. Bizim eğlencemiz bu gün yine olduğu gibi futboldu tabi.  Bu ilgi Tarbzon’luların genlerinde var nedense. Ancak kitap yine de vazgeçilmezdi bizim çocukluğumuzda. Mutlaka bir şeyler okumalıydık. Yaşadığımız dönem bunu gerektiriyordu. Çünkü ülkemizin o günkü geçliği bu günküden çok farklıydı.

Belki de 68 kuşağının uzantısı veya onun etkisi bizleri de etkilemişti. Hemen hemen herkes mutlaka okuyup araştırıyordu, sorguluyordu. Yalnız ülkemizde olup bitenlerle sınırlı değildi bu ilgi. Tüm dünyanın her bir yerinden haberdardık. Böylesi bir ortamda yetişen bizler, okumak kadar yazmayı da sevmeye başlamıştık. Ve git gide ben de bir yazma tutkusu oluşmaya başladı. Böylelikle ilk denemelerim lise yıllarında olgunlaştı. Ancak 86 yılında bu işe bilinçli olarak gönül verdiğime inandım ve ilk öykülerimi yazmaya başlamıştım. Sonra bu yazdıklarımı dergilere gönderdim. En sonunda da kitap halinde yayımlamayı da başarmış olduk.

TAKA: İnsanların doğduğu ve yaşadığı yerler onların yazı hayatına etki eder mi? Bölge insanı olmanızın sizin yazı ve düşün hayatınıza ne gibi etkileri oldu.

Muhammet Çakıral: Kuşkusuz insanın beslendiği kaynak onun yaşadığı çevreyle ve kültürle ilişkilidir. İyi bir şeyler yazabilmeniz için önce inandırıcı yanı ağır basması gerek. Okuyucuyu saf değildir. Belki kaleminiz güçlü olmayabilir. Ama yazdığınız öykünün bir temeli ve bir amacı olmalıdır. Onun için gördüklerinizle ve yaşadıklarınızla yetinirseniz iyi ürün vermeye başlarsınız. Sonra kendinizi keşf edikten sonra kurgu yanınızı da geliştirirsiniz. Tabi ki kurgu öyküler veya romanlar yazabilmek için hem derin bir kültürel birikim gerekli hem de derin bir hayal gücü. Bu özellikleri alt alta koyduğunuzda birçok şeyi başaracağınızdan emin olabilirisiniz.

TAKA: Şamiram’ın Ustaları, Her Zaman Griydi Karadeniz ve en son Toprak Kokan İnsanlar. Eserlerinizden bize bahseder misiniz? Bu üç eseri birbirinden ayıran özellik var mı? Varsa nelerdir?

Muhammet Çakıral: İlk kitabımın (Şamiram’ın Ustaları)  daha özgün bir yanı var diye düşünüyorum. Çünkü onu yazıp yayımlarken hiçbir kaygım yoktu. Sıradan bir şeyler diye yazmıştım. İlgi gördü ve beğenildi. Bu beni motive etti. Ama eleştiri de almadım değil. Çok yerel olması ve edebi kaygının olmaması gibi eleştirilerdi. İkinci kitabım olan “ Her Zaman Griydi Karadeniz” bu edebi kaygıları göz önüne alarak hazırlanmıştı. Bu kitapta almış olduğumuz eleştiri ise “ağır” olduğu yönünde idi. Son kitabım olan Toprak Kokan İnsanlar” da ise kendi tarzımı daha iyi yansıttığımı düşünüyorum. Eleştiri beni olgunlaştıran ve kendimi de geliştirmeme neden olan bir olmazsa olmaz benim için.

TAKA: Bölgesel tatlar içeren eserler veriyorsunuz. Bu hali ile başka bölgelerdeki insanların sizi anlamayacağından endişe duymuyor musunuz? Eserlerinizle bölge insanına mı yoksa tüm okurlara mı seslendiğinizi düşünüyorsunuz?

Muhammet Çakıral: Hayır öyle bir kaygım yok. Amaç yerellikten evrenselliğe doğru yol almaktır. Bir kültürü en uzağa taşıyabilmektir. İnsanlar okudukça farklı mekânlar ve farklı insan karakterleriyle karşılaşacaklar. Eminim ki bu onlara değişik bir haz ve tat verecektir. Öyle de oldu. Çünkü TÜYAP kitap fuarında bu tip okuyucularla karşılaşmıştım. Ülkemizin farklı illerinden olduğunu söyleyen ve beğeni ile öykülerimi okuyanlar azımsanmayacak kadar çoktular. Bu yanımı çok beğendiklerini ifade ettiler. Tabi mutlu olmuştum.

TAKA: Siz eserleriniz arasında ayırım yapar mısınız? Hangisini daha çok sever veya başka gözle bakarsınız?

Muhammet Çakıral: Öyle bir ayrım söz konusu bile olamaz. Bu alanda bir yerlere gelebileceksem, bu kitapların her birinin ayrı ayrı bir önemi ve özelliği vardır benim için. Onlar yalnızca bir kitap değil aynı zamanda bana rehberlik etmektedirler; daha iyi yazmam ve daha iyi ürün verme açısından. Eğer onlardan biri eksik olmuş olsa o zaman üç kitabım olmazdı. Sanırım en kolay yanıt bu olur.

TAKA: Hikâyeleriniz yaşanmış olaylardan oluşuyor bir başka dille kitaplarınızda sokaktaki insanı anlatıyorsunuz? Bu sizin belirleyici özelliğiniz mi yoksa sizden farklı ürünler de beklemeli miyiz?

Muhammet Çakıral: Hikâyelerimin bir bölümü yaşanmış öykülerden bire bir öykünerek yazılmışlar. Ama aralarında çok sayıda kurgu dediğimiz tamamıyla benim hayal gücümle yazılmış olanlar da var. Ama kurguda olsa öykünün ana karkas dediğimiz çatısını, ruhunu kurarken yinede temel figürler yaşanmış veya yaşanmakta olan olağan olaylardan yola çıkılarak yazılıyor. Farklı ürünler ise var. Uzun zamandır hazırlığını yaptığım bir roman ve gelecekte çekeceğim filmler için senaryolar yazıyorum.

TAKA: Bir de sizin sinema yanınız vardır. Profesyonel olarak bu sanat-iş- koluyla meşgulsünüz. Biraz sinemadan bahsedelim. Nereden ve neden sinema?

Muhammet Çakıral: Sinema ile profesyonel olarak işe başlamam 2003 yılıdır. Aslında tiyatro ile daha iç içeydim. Ancak yaşam koşullarının bana sunduğu fırsatlar benim çok dışımda olan farklı alanlarda olanaklar tanıyordu-tanıdı. Edebiyat veya Sanatın diğer kollarında belirli bir aşamaya gelmemişseniz açsınız demektir. Sanat veya edebiyat sevgisi yalnızca yaratacağınız boş zamanlardan arda kalan dilimlerle ruhunuzu tatlanabiliyorsunuz.

Çünkü yaşamın önemli bölümünü kapsayan, etki altına alan ekonomidir. O olmadan, geliriniz veya başka kaynaklarınız olmadan yaşamınızı idame etmek çok güçtür. Öncellikle bu anlamada bir alt yapıyı oluşturmanız gerek. Sonra da sevdiğiniz, arzu ettiğiniz işe koyulurunuz.  Ben de belli bir yaş sınırına dayandığım bir vakitte kendi kendime sordum. Neden bundan sonra ki yaşamınızı sevdiğiniz şeylerle tüketmiyorsunuz? Çünkü yaşam insanoğlu için tek bir fırsattır. İkincisi yok. O zaman bende kesin bir kararlılıkla sinema ve edebiyatı bir meslek olarak kabul edip profesyonel olarak girişimde bulundum. Çok da mutluyum bu kararımdan dolayı.

TAKA: Bulutları Beklerken filmi Türkiye’de beklenen iltifatı görmedi. Neden?

Muhammet Çakıral: Aslında ben  bu görüşe katılmıyorum. Film ilgi gördü. Güzel de bir hikâyesi vardı. Üstelik İstanbul film festivalinde en iyi kadın oyuncu da bu filmden çıkmıştı. Çok sayıda uluslararası festivallerde ödül almış bir filmdi. Türkiye’de sanat içerikli filmler pek ilgi görmez. Bu alanda izleyici profili sınırlıdır; elli bini geçmez. Ama bazı kesimler o filmi farklı taraflara çekmeye çalışmışlardı. İlgisi olmayan konularla altı doldurulmaya çalışılmıştı. Oysa hiç birinin iddia ettikleri gibi değildi; zaten o zaman ben de o projenin içinde olmazdım.. Hem senaryo çok güzeldi, hem de filmin kendisi. Film ile ilgili siz görmek istediğiniz gibi görmeye çalışırsanız istediğiniz anlamda sonuçlar yaratabilirsiniz. Ama yine de ne kadar zorlarsanız zorlayın o filmde düşünüldüğü nitelikte olumsuz bir düşünce çıkaramazsınız. Eğer filimde kullanılan yerel dil kast ediliyorsa, o ayrı. Ama bu hiçbir şeyi değiştiremez.

TAKA: Acaba kendisi de Trabzonlu olan film yönetmeni Yeşim Ustaoğlu’nun daha önce yaptığı “Güneşe Yolculuk” adlı yapıtın bazı kesimlerin tepkisine neden olmasından dolayı mı “Bulutları Beklerken” filmi ilgisiz kalmıştır.

Muhammet Çakıral: Tabi onu bilemeyiz. Ancak sanat heyecandır ve cesaret isteyen bir uğraştır. Birilerinin hoşuna gitmeyecek diye kendinizi sınırlayamazınız. Mutlaka yaratıcılığınızı ve inandıklarınızı sunmak zorundasınız. Ama bunu söylerken evrensel değerler içinde kalmak koşulunu es geçemeyiz. Sanat toplumun dinamiklerini harekete geçirecek, sorgulayacak, düşündürecek ve yeni çıkış yolları bulmaya zorlayan etkin bir araç olmalıdır.  Bunun içinde estetik değerler kadar, edebi, tarihi, politik vs. insan kaynaklı öğeleri de göz ardı etmemelisiniz.  

TAKA: Sinema alanında heybenizde başka ne gibi projeler var?

Muhammet Çakıral: Yeni bir film yaptık.  Adı “Pandoranın Kutusu”. Yaşlı bir kadının hikâyesi. Çağımız insan ilişkilerini irdeleyen bir yapıt. Büyük bir olasılıkla Antalya film festivaline katılacağız. Ardından Berlin filmi festivali… Sonra da 2009 yılı mart ayında gösterime girecek. Bunun dışında bir belgesel projeye ortaklık yapma gibi durum var.  Aslında kesinleşmiş gibi. On bir farklı ülkede çekilecek bir belgesel bu. Onun dışında benim yazdığım bir senaryo var, sanırım 2010 da motor diyeceğiz. Yakın tarih için de bir romanla yeniden okuyucumun karşısına çıkacağım. Sanırım bu yılın sonunda o da biter.

TAKA: Siz kendinizi sinemacı mı yoksa yazar olarak mı tanımlıyorsunuz?

Muhammet Çakıral: Hedef her iki alanlarda özgün ve nitelikli ürünler verebilmektir. İkisini de seviyorum. İleriki yıllarda iki unvanla anılmak isterim.

TAKA: Trabzon hikâyelerini, anılarını, gelenek ve göreneklerini yazıyorsunuz. Maddi olarak değil ama bunun karşılığını manevi olarak aldınız mı?

Muhammet Çakıral: Trabzon’dan öyle bir ilgi yok. Sınırlı birkaç okuyucuyla yine sınırlı birkaç dostum dışında pek ilgilenen yok. Dostlarım dışında bana yani yapıtlarıma ilgi gösteren “Ra Kitapevi”dir. Onlar kitaplarımı satıyor ve birkaç kez imza günü yapmak istediklerini de söylemişlerdi. Ancak bu aralar yoğun bir iş programı dolayısıyla zaman ayıramadım onlara. Sağ olsun kitap evi sahibi yeni çektiğimiz filme de ilgi göstermiştir. Umarım yeni filmimz olan “Pandoranın Kutusu”nun ön gösterim dediğimiz galasını Trabzon’da yaparız.

TAKA: Türkiye’deki sanat ve edebiyat iklimi sizi gelecek için ümitlendiriyor mu?

Muhammet Çakıral: Onlarsız yaşam olmaz, bir eksik bir fazla devam edecektir. Tabi ki sanat ve edebiyatın ilgi görebilmesinin temel yolu, eğitim ve bilgidir. Bu anlamda ne kadar yatırım yaparsanız o kadar yandaşınız seveniniz olur. Ülkemiz içinde bir kazanç olur. Ben Türkiye’nin dünyada ekonomisi kadar sanat ve edebiyatında güçlü olarak bilinmesi ve saygı duymasını isterim. O zaman Atatürk’ün hedeflediği amaca ulaşmış oluruz.

Eğer saygı göreceksek dünyada bu bağlamda çok çalışıp çok ürün vermek zorundayız. Enerjimizi bu alana yığmalıyız. Toplum ne yazık kı bu konuda bilinçlendirilmiyor ve ilgisiz konularla manipüle ediliyor. Biraz görüş açımızı genişletmeyi başarırsak, yarınlara daha çok umutla bakma gibi şansızım olur. Onun için bilgi çağını ıskalamamız gerek. Asıl umudum bu olanda olsun isterim. Trabzon’un da bu iklimden ayrı tutamıyorum.

TAKA: Sanatsal anlamda Trabzon’da bir şeyler yapma düşünceniz yok mu?

Muhammet Çakıral: Çok istedik. Ancak koşullar yetersiz kaldı. Biz Trabzon’da bir kısa film atölyesi kurmak istedik. Geçen yıl programımızı yaptık ve Trabzon Belediyesine gittik. Sayın Canalioğlu projeyi çok beğendi ve gerekli bütün olanakları bizlere tanıyacağını yazılı bir belgeyle temin etti. Kendisine saygılarımı ve minnetimi ifade etmek isterim.

Fakat bu taraftan destekleyici-sponsor- sorunu yaşadık. Bir kısmını çözümledik. Kendisinden çok şeyler bekledik Lojistik destek almak adına birçok kez Trabzon Valiliğinden randevu talep etmeme karşın nedense vali yardımcı ile görüşmemiz önerilmişlerdi. Bizim vali yardımcılarına da saygımız vardır. Ancak bizim talebimiz Sayın Okutan’dı. Bana verilen bilgi, valinin yoğun olduğu ve zamanın sınırlı olmasından dolayı görüşemeyeceğini beyan etmişlerdi. Bu bizim hevesimizi söndürdü. Onun için bir süre daha beklemeyi uygun gördük.

Ama mutlaka olanaklarımız ölçüsünde orada sanat ve edebiyat alanında bir şeyler yapacağız. Benim hayâlım “ Karayemiş Sinema Sokağı” nı Trabzon’da hayata geçirmektir. Çünkü günümüz dünyasında kitle iletişim sınırsız bir hizmet sunmaktadır. Ondan yararlanmalıyız. Artık büyük kentlerde sinema yapmak gibi bir zorunluluğunuz yok. Her yerde sinema yapabilirsiniz. Doğu Karadeniz bölgesi doğal bir sinema platosu, ondan yararlanmalıyız ve yalnızca futbol değil, sinema ile de Trabzon dünyaya sesini duyurabilecek potansiyele sahiptir.

TAKA: Herkesin bir büyük hayali vardır. Sineme veya yazarlık alanında olsun başka bir alanda olsun sizin hayalinizdeki proje nedir?

Muhammet Çakıral. Türkiye’de romanları ile Yaşar Kemal nasıl Çukurova’yı anlatp Çukurova insanını dünyaya tanıttı ise ben de naçizane bir Karadenizli olarak Karadenizi, Trabzon’u, bölgenin insanını ve insanının sorunlarını, sevinçlerini ve kaygılarını tüm dünyaya anlatmanın derdindeyim.

Hem sinema hem de yazıda bu yerel değerlerden ulusala varan bir yolun yolcusu olma bile başlı başına önemli bir adımdır benim için. KIsacası her iki alanda saygın ürünler üretebilmek ve dünyada tanınmak. Ama çok önemli bir başkka hayalimiz ise ruhumdan izler taşıyan devrimci ve öz değerlerine sarılmış Trabzonspor’un yeniden eski günlerdeki gibi şampiyonluklar kazanmasıdır. Bu vesile ile tüm “Taka” çalışanlarıyla birlikte okuyucularına da selam ve saygılar sunarım.

Yorum (yok) Yorum yaz!

30/5/2008 ·

Rifat Ilgaz Sempozyumu-Kastamonu

          

 

 

   Şair, romancı, öykücü Rıfat Ilgaz adına Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu tarafından 10–11–12 Mayıs 2006 tarihleri arasında büyük bir Bilgi Şöleni (Sempozyum) düzenlendi. Ülkemizin dört bir yanından gelen seksenden fazla yazar ve akademisyen ile etkinlikleri can kulağıyla dinleyen okuyucular bu coşkulu şölene tanıklık etmenin sevincini yaşadılar. Karartma Geceleri’nde şiir kitabından dolayı polisin peşine düştüğü, 12 Eylül karanlığında doğduğu kasaba halkının gözü önünde zincirlenerek gözaltına alınan 70’lik delikanlı için, bir üniversitemizin ve ülkemizin aydın yazar ve bilim adamlarının böyle bir ortak çalışma yapmaları tarihin güzel bir sürprizi olsa gerekti. Konukları ağırlayanlar arasında Kastamonu Valiliği ve belediye başkanlığının da olduğunu belirttirterek, asıl bu şölene Kastamonu halkının, gençlerin gösterdiği yoğun ilgiyi görünce ülkemizin sorunlarını aşacak zengin birikimine bir kez daha tanık olduğumuzu söyleyebiliriz.

    Katılımcıları bir araya getiren duygu, yalnızca Rıfat Ilgaz’ın yazın dünyasına sunduğu ürünler değildi elbet. Onun, onurlu ve mücadele dolu yaşamıyla da ilintiliydi.  Savunduğu ve yaşatmak istediği ilkeler, insan vicdanının yok edemeyeceği nitelikte özgün değerlerdi. Bundan dolayıdır ki; katılımcıların her biri Bilgi Şöleninin ana öğesi olma arzusu, isteğiyle üç gün, gün boyunca orada bulundular.

     Rıfat Ilgaz’ı inceleyenler toplumsal dönüşümlerin ivme kazandığı yerin yalnız sanatın kendisi olmadığını, ayni zamanda mücadele içinde gelişen devrimci inanç, duygu ve düşüncelerin sanatla bütünleşmesinin yarattığı ruh halini iyi bir örnek üzerinden göreceklerdi. İşte bu savaşın bütün inceliklerini, zorluklarını, kavgalarını, acılarını ve mutluluklarını seksen iki yıllık ömrü içinde yoğun bir şekilde yaşamış bir yazarın incelendiği ve tartışıldığı; Türk yazın dünyasının yeniden kendini sorgulama bilincini hafızalara taşıyan Rıfat Ilgaz Bilgi Şöleni bu açıdan da önemliydi. Yazın sanatının, yalnızca bir uğraş ve sıradan ürünler, yapıtlar vermekten ibaret olmadığını, insan olmakla eşdeğer olduğunu, Rıfat Ilgaz’ın kırklı yıllarda başlayan, ölümüne kadar sürecek olan mücadelesinde çıplak gözle görmek mümkündür. Yazarın eserleri bu mücadelenin içinde ve tanıklıklarıyla gelişti.

Bu konuyla ilgili, yazar B. Sadık ALBAYRAK sunumunda Karartma Geceleri romanından yola çıkarak şunları anlatmaktaydı:Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri romanı, 40 Kuşağı adını verdiğimiz bir aydın ve edebiyat kuşağını anlamamızın ipuçlarını veriyor. Bu kuşağa, içlerinden birinin, Mehmed Kemal’in onları anlatan kitabının adıyla “Acılı Kuşak” da deniyor. Karartma Geceleri romanında edebiyat ekseninde buluşan, sosyalist ve halkçı değerlerle politik mücadeleye katılan bu kuşağın neden acılı kuşak olarak adlandırıldığının cevaplarını da bulmak mümkün. Karartma Geceleri romanını aynı kuşağın yazar ve şairlerinin yazdıklarıyla birlikte düşündüğümüzde bu kuşağın tarihsel ve toplumsal mücadelesini belirleyen temel nitelikleri daha iyi görüyoruz.

Tarihimizde kuşak nitelemesini hak eden aydın hareketlerine baktığımızda iki gerçekliği hep bir arada buluyoruz; kapkara bir çöküş ve gerilemenin bilinciyle birlikte, bunun mücadele eden insanın gücüyle aşılacağına duyulan umut. Yeni Osmanlılarda, devrimci Jöntürkler’de bunu görüyoruz; işgal edilmiş bir ülkenin yıkıntıları içinde doğan ilk Cumhuriyet kuşağını da incelediğimizde aydını belirleyen bu iki bilincin birlikteliğini buluyoruz

        Rıfat Ilgaz, altmışı aşan yapıtlarıyla yaşadıklarını ve halkının çektiklerini şiire, romana, öyküye ve oyuna dönüştürmüştü. Ürettiklerinden ve mücadelesinden rahatsız olanlar, onu aşağılamak için boynuna ve ayaklarına zincir vuracak; teşhir için cadde ve sokaklarda yürütüp işkenceler yapacaktı. Ama o bütün bu haksızlıklara karşın “Acı” sözcüğünü ağzına almayacak ve hep “Güzel Günler” den söz edecekti.  

     Kocaeli Üniversitesinden katılan Araştırma Görevlisi Özgür ÇİÇEK ise ilginç ve farklı bir yaklaşımla düşüncelerini sunuyordu. O da “Karartma Geceleri” romanından hareketle devletle birey arasındaki kavganın devlet tarafından nasıl tanımlanıp algılandığıyla ilgili sonuçlar çıkarıyordu:

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında devletin dayattığı kuralları ve yaşam şartlarını eleştiren Mustafa Ural polisten yani kurallarına karşı geldiği, Lacan’ın tanımladığı sembolik düzenin cezalandırma mekanizmasından kaçmaktadır. Sembolik düzenin ideallerine uymayan ve onu eleştirerek sınırlarını ihlal eden Mustafa Ural’a ve onun gibi düşündüklerini yazmaktan çekinmeyen diğer insanlara devlet adeta bedensel bir atık (abject ) muamelesi yaparak, onlardan bir an önce kurtulmak istemektedir.”  Atık diye tanımlanan şey aslında devletin kendi çelişkilerinden doğan ikilemlerdir. Var olmakla - yok olmak arasındaki ince zardı Sistem. Kanımca bunu anlatmaya çalıştı Özgür ÇİÇEK. Sola, sosyalistlere yakın tarihimiz boyunca gösterilen bu dışlama bugün Cumhuriyeti kendi yıkımının eşiğine getiren koşulları ortaya çıkarmadı mı?

 

         İnsan olmanın derin çizgilerinin izlerini şiirleriyle, öyküleriyle, roman ve makaleleriyle ilmik ilmik dokumuş, günümüze kadar taşınmıştır Rıfat Ilgaz. Ama onu yok saymak isteyenler, zincire vuranlar,  o ince zarın içindeki “Atık” Rıfat Ilgaz yazın sanatı var oldukça bu ülkede ve dünyada okunuyor ve okunacaktır.

        İşte tüm bu güzelliklerin yaratıcısı Rıfat Ilgaz’ın öz yaşamı ve ürettiği yapıtlar üzerinde çalışan etkin ve yetkin sanat - yazın insanlarının, bilimsel içeriği yoğun bildirilerle katıldıkları, dile getirdikleri duygu ve düşüncelerinin yanında eleştirileriyle canlılık ve renklilik kazandırdıkları Bilgi Şöleni’nin bildirileri yakında kitap olarak yayımlanacak.

Yapılan sunumlar ve tartışmalardan çıkardığımız önemli sonuçlardan biri şuydu: Yazarın çağdaşlarıyla günümüzün farklı kuşaklarını bir kavşakta buluşturan ana etken onun sosyalist kimliği ve toplumsal mücadelesi içinde oluşturduğu ve bu mücadeleye kuşkusuz ışık tutan yapıtlarının varlığıydı.  Farklı kuşak ve kurum taraflarının algılama ve değerlendirme biçimlerinin ayni çizgide örtüştüğünü görmek ülke demokrasisi açısından sevindirici bir olaydı. Mücadele yıllarında yanında olmayan ve hep öteki olmak için kol gezenler onun yarattığı ışık içinde vücut bulmuş; yazar onların da “kendileri” gibi olmalarını sağlamıştır. 

    İlk günde olduğu gibi son günün akşamına kadar, üç gün boyunca iki salon da izleyicilerle doluydu. Kimi zaman Yüksek Okul öğrencileri kimi zaman da kolej ve lise öğrencileri dinleyici-katılımcı- olarak eşlik ettiler.

     Genel olarak sunumlarda Rıfat Ilgaz’ın romancılığının yanı sıra politik yaşamı ve mücadelesiyle öne çıktığını ve öyle de bilinip algılandığını gördük. Özellikle “ Sarı Yazma” ve “ Karartma Geceleri” adlı romanları bu Bilgi Şöleninin baş konumundaki yapıtlardı.  Bunun yanında Rıfat Ilgaz’ın çocuk öykülerini, “Bacaksız” serisini ayrı ayrı değerlendiren ve örneklerle yorumlayan katılımcıların sunumları da oldu.

      Bir başka değerlendirme de göze çarpmaktaydı: Rıfat Ilgaz denince halkımızın aklına ilk gelen yapıt “Hababam Sınıfı”ydı; yazar bu yapıttan yapılan sinema filmleriyle bilinip anılmaktadır. Ama katılımcılar, “Karartma Geceleri” ve “ Sarı Yazma” adlı romanlarıyla daha fazla ilgiliydiler. Yine katılımcılar - yazarın yaşamında hep istediği gibi- onun tutkun olduğu “Şiiriyle” de ilgiliydiler. Rıfat Ilgaz’ı hep “Şair” olarak anmış ve değerlendirmişlerdi. Tabii ki mizah yönü de ayrı bir çalışma konusuydu. Ortak görüş şöyle özetlenebilirdi: “Edebiyatımızda ilke ve inançlarını yazın dünyasına taşıyan, yansıtan, yaşatan ve onlarla var olan büyük bir yazar, düşün adamı ve Şair Rıfat ILGAZ gerçeği vardır”.

         Kocaeli Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr Belgin Tanrıverdi ve Arş. Gör. Özlem Apak, Rıfat Ilgaz üzerine deneysel bir çalışma alanı yaratmışlardı. Yaklaşık yüz öğretmen ve yüz ilkokul öğrencisine Rıfat Ilgaz’ın üç çocuk kitabını okutarak bir anket yapmışlardı. Eğitim açısından yazarın çocuk edebiyatı ürünleri nasıl değerlendirilebilirdi?

        “2005–2006 yılında uygulamaya konulan Türkçe Eğitim Programı’nda Türkçe öğretimi; dinleme, konuşma, okuma, yazma, görsel okuma ve görsel sunu ile ilgili temel becerilerin yanı sıra metinler arası düşünme, anlama, sıralama, sınıflama, sorgulama, ilişki kurma, eleştirme, analiz-sentez yapma ve değerlendirme gibi zihinsel becerileri de geliştirme olarak ifade edilmektedir (Türkçe Eğitim Programı; 2005). Bu öğrenme alanlarından biri olan okuma zihnin gelişimine en büyük katkıyı sağlayan öğrenme alanıdır. Öğrencilerin okuma becerilerini geliştirmeleri ve okuma alışkanlığı kazanmaları özellikle ilköğretim düzeyinde şekillenmektedir. Bu amaçla Türkçe programında düzenli olarak öğrencilere kitap okutulmakta ve Kitap Okumayı Seviyorum adı altında çeşitli etkinlikler yaptırılmaktadır.  

       Bu çalışmada amaç kendisi de bir Türkçe öğretmeni olarak uzun yıllar öğretmenliğe gönül vermiş ve Türkçeyi genç kuşaklara sevdirmeye çalışmış bir yazar olan Rıfat Ilgaz’ın üç çocuk romanının okuma dersinin amaçlarına uygunluğu açısından incelenmesidir. Küçükçekmece Okyanusu, Öksüz Civciv ve Cankurtaran Yılmaz adlı çocuk romanları; Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitap seçme ölçütlerine uygunluğu da göz önünde bulundurularak araştırmacıların kendisi, ilköğretim  5. sınıf öğretmenleri ve 5. sınıf öğrencileri olmak üzere dört ayrı grup tarafından incelenmiştir. Çalışmada Kocaeli ilinde yer alan rasgele yöntemle seçilmiş İlköğretim okullarında görev yapan 5. sınıf öğretmenleri ile 5. sınıf öğrencileri ve farklı eğitim kademelerinde görev yapan Türkçe öğretmenlerinin görüşlerine başvurulmuştur. Veri toplama aracı olarak, daha önce bu konuda yapılmış çalışmalardan alınan ölçütlerin sentezlenmesi sonucu ortaya çıkan bir anket kullanılmıştır. Araştırma anketi; Edebi Nitelik, Açık ve Yalın Bir Anlatım Dili, Resimlerin Seçimi, Format ve Organizasyon, Çocukların İlgi ve Motivasyonuna Uygunluk ve Çocuklar Tarafından Kabul Edilebilirlik olmak üzere altı grubu kapsayan toplam 49 sorudan oluşmaktadır. Araştırmada toplanan veriler SPSS programı ile değerlendirilmiştir.  Araştırmanın bulguları ışığında her üç kitabın da Resimlerin Seçimi bakımından “kısmen yeterli”  ya da “yeterli” olduğu diğer tüm alanlarda ise “yeterli” ya da “çok yeterli” olduğu sonucuna ulaşılmıştır.”

       Rıfat Ilgaz kendisini bir şiirinde şöyle dile getirmişti:

Sınıfın ozanıyım mimli

Hababam Sınıfı’nın yazarıyım ünlü

Kim ne derse desin

Çocuklar için yazdım hep

Rıfat Ilgaz yediden yetmişe hepimiz için yazdı. Güzel bir gelecek, güzel bir dünya ve Türkiye kurulabilsin diye yazdı. Onu Bilgi Şöleninde yeniden gündeme gelen bu bilgilerin ışığında değerlendirdiğimiz zaman nasıl bir çınar olduğunu, bu topraklarda kök saldığını daha iyi anlıyoruz. O güzel ülkeye yolculuğunuzda Rıfat Ilgaz’ın yapıtları yol çantanızdan eksik olmasın… 

 

Muhammet Çakıral-Evrensel Kitap

Yorum (yok) Yorum yaz!

30/5/2008 ·

ÇÜNKÜ YALNIZSINIZ

      

       Evde yalnızsınız. Ya da yapayalnızsınız diyelim. Gökyüzü kızıldan griye, pembeden siyah renklere tutunmuş alacalı; akşam olmak üzere.  Oysa birkaç saat önce, yalnız sonsuzluğa akıp giden bir mavilik vardı gökyüzünde. Ama karanlık yüklenince orta yere, mavilik laciverde doğru kayar gibi morarmıştır gökyüzü. İşte tam bu anda bir sokak lambası sırıtır gibi yanar, ışık kırıntılarını dökerek yayılıp serpilmek ister gecenin içine doğru.  Fakat hala gün geceye sırtını tam dönmemiştir. Güneş görünmese de, ışıklarının parıltısı her bir yere saçılır... Sokak lambaları, loş kirli ışıklarını kendine saklar gibi cılızdır. Islak Arnavut kaldırımları kurşuni halinden bezgin gibidir kimi zaman. Yalnız, birkaç kör ışık görürsünüz uzak bir yerde, o da çok önemsizdir.

      Sokaklar bildik sokaklar. Onlarca, yüzlerce insanın gelip geçtiği ama hiç de önemsemediği, dönüp bakılmadığı, sıradan, taştan, betondan şeyler. Ama çok şeylere tanıktırlar, yalnız dilleri yok.  Şehir git- gide kendi suskunluğuna gömülür bu saatlerde. İşte o an içinize büyüyen tanımsız bir hüzün çöker. İç geçirten bu anların tek tanığıdır; duvarda asılı duran saat. O da tek bir şey bilir ve söyler sanki: Tik-tak-tik-tak… Gelen yok, giden yok, çünkü her zamanki gibi yalnızsınız.

     Yaşam siyah beyaz bir filme dönüşür o andan sonra. Odanın içi baştanbaşa bir settir. Oyuncu da senarist de yönetmen de sizsiniz.  Her şeye egemen ve de buyurgan bir karanlık. Odanın lambasını yakarsınız. Gölgeniz sokağa taşar. Kendinizi seyredersiniz.  Mutfağa gider bir bardak içecek alırsınız, gölgeniz peşinizdedir. Kitapları karıştırırsınız, gölgeniz yanı başınızdadır, telefon ahizesini kaldırıp telefon etmek istersiniz, gölgeniz arkanızdır. Yani gölgenize sığınmış sessiz söyleşilere dalmışsınız. Renksiz, kokusuz ve gürültüsüz. Sıkıldınız veya canınız başka bir şeyler yapmak istiyor. Müzik dinlemek aklınıza gelmiş olabilir. Eski bir plak veya kasetleri bir bir karıştırıyor, karıştırıyor, karıştırıyorsunuz ve de bir kenara atıyorsunuz. Gölgeniz ayak dibinizde gezinip ve sizinle alay ediyormuş gibi size dil gösteriyor. Size inat. Yanınızdadır, önünüzdedir, arkanızdadır, Yalnız bırakmıyor. Ama sessiz sedasızdır, tıpkı kendiniz gibi.

    Sonunda bir taş plak seçtiniz. Cırıltılı bir sesle birlikte nağmeler, notalar dökülür odanın içine. Düşlere dalarsınız. Derinlere, taa ilk adınızı söylediğiniz güne dönersiniz. Çocuk olur, genç olur, âşık olursunuz, ama hiç biri değilsiniz. Kendi saplantılarınıza, kendi egolarınıza methiyeler dizer, sevişir gibi belli belirsiz gülümser durursunuz. Yok, sayarsınız her bir kimseyi, ilk aşkınızı, son aşkınızı ve kavgalaştığın tüm dostları ve arkadaşlarınızı. Yalnız sizin düşlerinizdir gerçek olan, güzel olan, özverili olan ve de dürüst olan. Çünkü yalnız siz haklısınız ve onun için yapayalnızsınız.

    Bıkmazsınız bu oyunlardan. Tüm bu çılgınlıklarınıza karşı ses olup düşen yok içinize, yanı başınıza, aklınıza, gönlünüze… Bir tek gölgeniz var sizinle; sizi haklı bulan. O da dilsiz ve sessizdir, en az sizin adımınız kadar yakın ve sizin hızınız kadar hızlıdır. Kendin gibi bilirsin onu.   Kaygılanıyorsunuz bu defa, irkilip sağınıza solunuza bakınırsınız. Çit yok. Bir telefon, evet bir telefon çalsa, biri “alooo!” dese, ya da kapınız çalınsa… Çalan müziği beğenmediniz bu defa, değiştir, değiştir, değiştir… Ama yine değişen bir şey yok. Çünkü zaman gölgenizden de daha yakın. Ensenizde, soluk alıp veriyor…”hadi” diyor “hazırlan… Gelecek çok yakın. Bırak geçmişi bırak, o hiç tahmin edemeyeceğin kadar uzakta, çok uzakta” Nesnel bulmazsınız tüm bu olanları, yine de düşlerinize sığınırsınız; çünkü onlar “gerçek”ten daha zararsızdırlar ve de daha sıcak... Geleceğe yüz dönmek istemezsiniz. Koparıp alır, götürür seni… Gelecek ürkütücü, gelecek kuşkulu, gelecek açmasız… Zaman tükeniyor şimdi, deneyimleriniz-anılarınız daha eğlenceli daha gönençli: Çocukluk, gençlik ve anılar var içinde. Öyle veya böyle yaşanmıştır ve de hala yaşıyorsan demek ki çok ürkütücü değilmiş, sana zarar vermemiştir. ‘Hasta değilim, yürüyorum, konuşuyorum, görüyorum yani hala sağlıklıyım’ diye düşünüyorsun. Ya yarın, evet ya yarın? Sorular, sorular…

      Yavaş yavaş bilinene doğru akıp gitmektedir zaman, zaman senin diğer adındır. Hem de hiç çaba harcamadan, emek vermeden. Binlerce yıl okyanuslara akıp giden nehirler gibidir… Neyin ve nelerin sizi beklediğini çok iyi biliyorsunuz.

      Yine çocukluğunuza dönmek istersiniz, çünkü hâlâ yalnızsınız... Sokaklar sessiz, lambalar ışıl ışıl. Eski bir şarkıyı dinliyorsunuz. İlk seviştiğin günün akşamından kalan… Umarsız, çocuksu düşler içinde kendinizi arıyorsunuz. Ama dönüp bir kez olsun, aynaya bakmıyorsunuz. Bir kere kendinizden kaçmaya alışmışsınız… Çünkü alışkanlıklarımız, korkularımızdır, sırdaşımızdır ve de yol arkadaşımızdır.

      Müziğin tınlamaları yüreğinize iner. Kurulursunuz bir masa başına, açarsınız bir şişe şarap ve kırmızı bir okyanusa dönüşür kadeh; içinde balık olur kendinizi avlarsınız.

      Çünkü yalnızsınız!

 Viktoria -Kanada

Yorum (yok) Yorum yaz!

30/5/2008 ·

SAVAŞ ve EDEBİYAT


       Her acı olay bir çığlıktır aslında; onun içindir ki şiirlere, öykülere, romanlara, operetlere, tiyatrolara, sinemalara, belgesellere, fotoğraflara, resimlere konu olmuştur-oluyordur. Yani sanatın ve edebiyatın ortaya çıkış nedeni bir anlamda, acılar ve sıkıntılardır. Amaç, bir arşiv oluşturup insan hafızasını taze tutmak kadar barışa ve insanca yaşamaya da ışık olmak ve yön vermektir. Böylesi saygın bir görevi ve bir de sorumluluğu vardır Sanatın ve Edebiyatın. Zaten sanatçı-yazar bu duyarlılık ölçüsünde yapıtlar verirse sanatçı-yazar vasfını kazanmış olur.
Burada Troya savaşlarını anlatacak değilim. Daha yakına, geçen yüzyılın başında Anadolu’da yaşanmış binlerce gençlerin ölümlere gittiği Çanakkale ve sonrası Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş öncesi Anadolu halklarının omuz omuza ve dişe diş verdikleri savaşın yarattığı yıkıntılar üzerinde konuşmak-yazmak istiyorum. Özellikle 20. yy. başında meydana gelen ve hala “gerekli miydi ya da gereksiz miydi?” diye tartışılıp sorulan, sorunların öbeği olan mübadeleleri ve onun yarattığı birey ve toplum üzerindeki incinmeyi anlatmaya çalışacağım.
Cumhuriyet ve Demokrasi kavramıyla daha tanışmadan önceki devletlerin yönetim biçimlerini hepimiz biliyoruz: Krallıklar, Sultanlıklar, İmparatorluklar ve benzeri nitelikler taşıyan ilkel yönetim biçimleri-devletlerin yönetim sistematiği Feodalizm üzerine inşa edilmişlerdi. Feodalizm ve İmparatorluklara aynı zamanda “din ve tarım” devletleri de deniliyor… Ancak, yine de günümüzde olduğu gibi din, dil ve ırk gibi ayrımcılıkları -günümüzde olduğu kadar yoktu - gözetlemezlerdi. Onların tek amacı vardı: Yalnızca alacakları vergiler ve cepheye gönderecekleri askerlerin niceliği ve niteliğiyle sınırlıydı her şey. Fakat sanayi devrimi ile başlayan ve Fransız Devrimi’nin yarattığı yeni bilinçlenmeyle, birey kavramını da ortaya çıkmaya başlamıştı. Yurttaş olmanın ötesinde özgürlüklerden söz edilir oldu. Feodalizmden burjuvaya geçiş sonrası artık kimliklerle beraber inançlar da kültürler de önem kazanmıştır. Yani “kültürel devrim” de kaçınılmazdı artık.
18. yy la birlikte demokratik kültür ve insan hakları aynı oranda gelişme gösterince, ticaret zümrelerden bireye kadar geniş kitlelere yayılmaya başladı. Doğal olarak pazar sınırları da geniş topraklara doğru uzanır oldu. Artık yeni söylemler ve yeni teknikler geliştirildi. Her gelişme sonrası, yeni bir sancının iniltileri duyulur oldu. Burjuvazi geliştikçe bireyler kurumsallaşmaya, şirketleşmeye ve ülkelerinin dışına taşmaya başlamışlardı. Artık egemenlikler Kapitalizmin tekeline, yani Feodallerden Kapitalistlere geçmiştir. Sonuç olarak, Kapitalizm kendine yeni bir yön ve hedef belirlemişti: Kâr.
YY. boyunca Doğu’dan kültürel, bilimsel ve ekonomik yönden beslenerek gelişim sağlayan Batı artık beslenmeyi değil, sahip olmayı ve yerinden yönetmeyi de kafasına koymuştur. Çünkü kapitalizmin üreme ve ayakta kalmanın tek koşulu sömürmekten geçiyordu…
Birkaç yy. dan beri can çekişmekte olan Osmanlı Ekonomisi gibi Sosyal düzeni de git gide çıtırdamaya başlamıştı. Avrupa’da ve dünyadaki gelişmelere yapancı ve uzak duran Osmanlı, ancak Avrupalıların dayatması ve zorlamaları sonucu yeniden sosyal, ekonomik, adalet alanında yenilikler yapmaya gidebilmişti(!). Yalnız bu Osmanlının sağlığı ve geleceği için değildi asla!
Nitekim Yüzyılın başında Batının hedeflediği noktaya Osmanlı getirilmiş ve parçalanmaya başlanmıştı. Artık bedeli yalnız Osmanlı Hanedanlığı değil coğrafyasında yaşayan halklarda kısmen de olsa nasipleneceklerdi. Yine yüz yıllar boyunca iç içe yaşayan halklar birbirlerine saldırıp zararlar ve bedeller öder duruma düşürülmüştü. Hiçbir halk unsurunun, yaşadığı yerlerde mutlu ve dingin değillerdi. Osmanlının hüküm sürdüğü topraklar ateş altında yangın yerine dönmüştü… Balkanlardan, Kafkasya’dan, Orta Doğu’dan, Adalar’dan Anadolu’ya akın akın Müslüman ve Türkler gelmeye başladı. Buna karşın Anadolu’dan yine Müslüman ve Türk olmayan Osmanlı tabası yerini, yurdunu terk etmek ederek yeni yurtlar aramaya başlamışlardı. Karşılıklı ters akışlar 1924’te “mübadele” adı altında resmi bir sıfat kazandırılarak meşrulaştırılmış oldu.
Ne olduysa işte bundan sonra olmuştur. Gelenler mutlu değildi, gidenler mutlu değildi. Yy. boyunca yaşadıkları toprakları terk etmek kolay bir iş değildi elbet: Evleri, bahçeleri, Tapınakları, mezarları, anılarının geçtiği, yaşandıkları yerleri, her bir şeyi sonsuza dek geride bırakıp gitmişlerdi. Binlerce insan mülteciydi. Olağan üstü olarak algılanan bu olaylar yalnızca geçici bir süre için yapılan işgüzarlık olarak bilip bir gün geriye, anavatanlarına dönebilmek umuduyla yaşamlarının sonunda kadar beklemek durumunda kalmışlardır. Ama olmadı. Hiçbir zaman da olmayacaktı. Edebiyata- sanata sığınmışlardır umarsız: Onun için şiirler, şarkılar, fotoğraflar, oyunlar, belgeseller, sinemalar, öyküler, romanlar, anılar, mektuplar yazıldı, çizildi, oynandı ve hala bu edebi eylemler yeniden yaşayarak günümüze kadar sürüp gelmiştir.
Balkanlar’dan ve diğer diyarlardan, Anadolu’ya güçmüş yaşadıklarını, anne ve babalarından duydukları öyküleri kaleme almış birçok ünlü yazarlarımız vardır. Bunların başında Necip Fazıl gelir, Yakup Kardı, Pertev Naili Poratav, Orhan Kemal vs geliyor.
Ama ben size buradan, yani Anadolu’dan göç etmiş Yunananistan’a yerleşmiş Anadolu kökenli bir-iki yazardan söz edeceğim ve de onlara ait kitaplardan.
Dido Satıriu ve Yorgos Andreadis.
(Yine önlü şair Seferidis )
Her iki yazarın da, Anadolu orijinli olma ve yurt özlemini, oralı olmanın güzelliğini, birlikte yaşamanın, sonra da savaşların yarattığı incinmelerden, kötülüklerden, acılardan söz ederler. Tutkularının, özlemlerinin, ısrarla barıştan yana olduğunu ve iki halkın kardeşlik bağlarının olduğunu somut örneklerini yapıtlarına taşımışlardır. Yapıtların her ikisin de gerçekçilik vardır; belgesel olma niteliğini taşımaktadırlar. Yani birebir yaşanmış olaylar üzerinde yazılan romanlardır. Yüreğinde insan sevgisi taşıyan, barışın evrenselliğini bilen ve savunan yapıtlardır. Gerek Yunanistan’da ve gerekse ülkemizde ilgiyle okunup beğenilmişlerdir ve ülkemizin çeşitli dernek ve kuruluşlar tarafından da ödüller verilmiştir. Kitapların her ikisi benzer konuyu, yani –savaş ve mübadele- ayni duyarlılıkla olayları kaleme almışlardır: Doğup büyüdüğü topraklardan, bir arada yaşadığı insanların ayrı düşmenin dayanılmaz acıların izlerini okuyucuya taşımışlardır. Ve de oldukça nesnel gözlemler yer almaktadır… Romanların da ortak konusu bu eksen üzerinde ve ayni ölçekte duyarlılıklar içermektedir. Göçmenliğin ve muhacirliğin açtığı yaralarla ilgili acıların tedavisinin olanaksızlığını, ondan kurtulmanın tek koşulu, ancak öldüğünde son bulacağı gerçeğini, gözler önüne sermektedirler. Muhacirlik işte öyle ağır bir hastalıktır.
Dido Satıriu’nun yazdığı “Benden Selam Söyle Anadolu’ya “ romanı, çarpıcı imgelerle doludur. Bu kitapta, savaştan önce Ege’de halkların nasıl güzel bir dünyada yaşadıkları, hiçbir ayrıları gayrileri olmayan. Müslüman olsun, olmasın Anadolulu olmanın ötesinde hiçbir sıfatlarının olmadığını anlatır. Ve savaşlarla birlikte başlayan, düşmanlıklar, insan kıyımın iki halk arasını nasıl açtığını, bu savaşa kimlerin sebep olduğunu açık ve yalın bir dille anlatılmaktadır. Özellikle İngilizlerin Yunan ordusunu, zorla ve her türlü teçhizat ve askeri malzemelerle destekleyerek, İzmir’den Anadolu’ya çıkmasına yardımcı olanları, daha sonra nasıl yüz üstü bırakıp ilgisiz kaldığını okursunuz. Buradan her iki halkın ders alması gereken önemli iletiler vardır. Ayrıca Osmanlı Ordusunun düştüğü perişan hali de gözler önüne sermektedir. Ordudan kaçanlar, aç susuz köylere, ormanlara sığınanlar. Özellikle savaşın sürdüğü bir dönem de Rum olmasına karşın Ankara’da bir Türk çiftliğinde iş bulup çalışmasına ve çiftlik sahibinin kızıyla aşk yaşamasına kadar doğal ve insanı ilişkileri okuyup göreceksiniz.
Yorgos Andreadis’in “Tamama” adlı romanı daha da çarpıcı ve hüzün vericidir. Osmanlı Rus Savaşını da içine alan hikâyenin kahramanı küçük bir Karadenizli Rum kızıdır. Osmanlı, Doğu Karadeniz’de güvenliği sağlamak ve kendi lojistik gücünü hissettirme adına Giresun ve civarı illerde gayrimüslim yurttaşlarını Karadeniz’in dışına Sivas’a sürmüşlerdi. Ve Yolculuk sırasında onlarca yaşlı ve çocuk bu yolculuğun getirdiği ağır koşullara dayanamayarak ölmüşlerdi. Tamama’nın yakınları (akraba) da bu yolculukta ölenlerin içindeydi. Bu olaydan sonra, Tamama kimsesiz kalır ve daha sonra Giresun-Eynesil’e döndüklerinde bir Türk aile tarafından evlatlık olarak alınır ve yanlarında yaşamaya başlar, ta 1980 yılların başına kadar. Sonra, (onu romanına konu yapan) yazar tarafından izi bulunur ve Yunanistan’daki kardeşleriyle birlikte tanıştırılır. Ancak o yine Türk ailenin yanında kalmayı tercih eder. Ve 84 yılında Ankara’da ölür. Ve yine bu vatan bildiği bu topraklarda yaşama veda eder. Mezarı Ankara’dadır.
Bu ve buna benzer öykülerle doludur kitaplar… Her bir sayfaları hüzünlü şarkıların kırık sözcükleriyle, kazınarak, gözyaşıyla ve kanla yazılmışlardır. Barışın egemen olduğu güzel bir dünyaya, diyorum…

Muhammet Çakıral-Nazim Hikmet Kültür Merkezi-Panel

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

30/5/2008 ·

ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA

 

       Onun adını ilk kez Orta Okul sıralarında duymuştum. Ancak, yalnız adını... Kimdi? Neydi? Nasıl yaşadı? Ne zaman öldü? Nasıl öldü? Onu merak ettiğim filan yoktu. Bu soruları çok sonra sorup öğrenecektim. Beni yalnız ilgilendiren Şiirleri ve Türkülerin dizeleriydi; rastlantı sonucu bilip tanıyacaktım onu: Romancı, öykücü, şair ve bir Demokrasi mücadele adamı Sabahattin Ali’yi…
      Dışarıda Deniz Dalgalar
      Gelir Duvarları Yalar.
      Beni Bu Sesler Oyalar
     Aldırma Gönül Aldırma
.
     30’lu ve 40’lı yallarda düşüncelerinden dolayı ve o dönemin antidemokratik sistemi eleştirdiği için tutuklanıp cezaevine yollanır. Sinop’ta Konya’da yatar. İşte o yıllarda, yukarıda ki dizeleri kâğıda döker...
Bir isyanın çığlıkları gibi…
      Sinop’a yolum düştüğünde ilk işim Sabahattin Ali’nin yattığı zindanı ziyaret etmek oldu. O devasa zindan duvarlarını ve küçük hücreleri gördükçe bu dizeler bir kez daha aklıma düşmüştü.

      Lise yıllarında onu daha iyi tanıyıp bilecektim. Her bir kitabını, makalelerini ve onunla ilgili yazılıp çizilenleri büyük bir keyifle okuyup siyasal mücadelesini kimliğini, kişiliğini öğrenecektim…
Kısa ömrüne rağmen dolu dolu yaşamıştı…
Sabahattin Ali’nin inatçı ve uzlaşmaz bir kişiliği vardı. Kim bilir belki de bir tarafının Oflu oluşundandı. Yazın yapıtlarını, gazete makalelerinde, dergilerde ve dünya görüşünü açıkça dile getirmesinden dolayı hiç çekinmemişti. İnandığı şeyleri sonuna kadar savunmasını bilmişti, yılmadan ve korkmadan. Bu isyancı ve uzlaşmaz tavrı dolayısıyla bütün dikkatleri özerine çekmişti. Karşısında umulmadık sayıda düşmanlar çıkmıştı. Birçok işten kovulur, yalnızlığa itilir, tehditler alır... Bu yıllar ayni zamanda onun yazın sanatında da önemli ürünler verdiği yıllardı: Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna. Yazdığı üç önemli ve güzel romanlardı bunlar. Öyküleri: Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ve Sırça Köşk… Öykülerinde birçoğunun tanımlamakta zorluk çektiği kimi duygu ve düşüncelerini yalın ve duyumsuz bir dil lezzetiyle sunmayı başarmış ve kendi döneminin önemli bir öykü öncüsü olarak karşımıza çıktığını görürüz. Toplumsal olaylara gerçekçi bir gözlemle yaklaşmış ve okuyucusuna ayni ölçekte taşımayı başarmıştı. Özellikle Değirmen öyküsünde ki destansı anlatımı ve aşkın sınır tanımayan zorlukların nasıl özveriye dönüştüğünü anlatırken onun bir usta kalem olduğunu görmek pek de zor olmadığını görürüz. Zaten günümüzün bütün yazın sanatının eleştirmenleri bunları yazıp bunları söylüyor. Keza romanlarında da aynı şeyleri de görmek mümkün…
Böyle bir yazın ustasını ne yazık ki ülkemizin yazın sevdalıları olarak çok genç yaşata yitirmişiz. Kim bilir daha ne çok öyküler, şiirler ve romanlar yazacaktı…
Hâlâ kimler tarafından öldürüldüğü ve kimlerin tezgâhı sonucu ortadan kaldırıldığı konusunda bir belge bir kanıt yok. Bu günkü deyimle “ Fail-i Meçhul” bir cinayette kurban gitmişti. Yalnız kuşkular gölgesinde karanlıkta kalan bir cinayet olarak hafızalarımızda saklı kalmaktadır, ötesine kimseler ulaşamıyor..
       Sabahattin Ali 1948’de Kırklareli’nin Sazaraköyü yakınlarında bulunduğu zaman aradan iki ay geçmişti. Çesedi çıplak ve darp izleriyle doluydu…
41 yaşında karanlık güçler tarafından katledilen bu değerli yazın insanı, bu gün 100 yaşında olacaktı ( 25 Şubat 1907)
Tüm yaşadığı acılara ve ihanetlere rağmen “aldırma gönül aldırma” deyemiyoruz. Anısına saygıyla…

 

Muhammet Çakıral-Trabzon İlkhaber Gazetesi

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::